Anasayfa / BASINDA ÇIKAN MAKALELER / Çocuk Deyip Geçme, Onda Ezber Bozan Ne Hünerler Var

Çocuk Deyip Geçme, Onda Ezber Bozan Ne Hünerler Var

İskenderun’da son aylarda İskenderun Kaymakamı, Sayın Ali İhsan SU ile İlçe Emniyet Müdürü Cengiz BAŞAR’ın koordinesinde bir seri seminerler ve akabinde organize suç örgütlerinden tutunda, uyuşturucu tacirlerine, toplumun huzurunu bozan her türlü oluşuma müdahale ve operasyon yaparak, sağlıklı, huzurlu bir İskenderun yaratmaktalar.

Slogan ise “Herkesin polisi kendi vicdanıdır.”

Geçtiğimiz günlerde Kaymakam Sayın Ali İhsan SU ve İlçe Emniyet Müdürü yeni bir projeyi başlattılar. UYUŞTURUCU ile mücadele semineri düzenlediler.

Toplantıya yoğun bir ilgi vardı. Bende o toplantıya ilgi duydum ve Sayın Kaymakam Ali İhsan SU ve İlçe Emniyet Müdürü Sayın Cengiz BAŞAR’ ı dinleme imkânı buldum. Seminerde donanımlı insanlardan, doyurucu sözleri dinlemenin hazzını yaşadık.

Ortak mesajları ise;

–  Doğa boşluk kabul etmez. Çocuklarınıza ilgisiz kalırsanız kötü, kötülüğü ile hemen doldurur.

–  Senin ne anlattığın değil, dinleyenin nasıl anladığı önemli.

–  Hayalsiz kalmayın. Hayaller kadar varsınız.

–  En önemlisi de anne-babaları yeniden dizayn ve tedbirli kılmanın yolunun çocuklardan geçtiğini
çok iyi teşhis ve tespit etmişler ve küçük çocukları eğiterek anne-babaların kötü alışkanlıklar
ve alışmışlıklarından vazgeçirme projesini babalarına araba kullanırken emniyet kemeri
takmaları için baskı yaparak başlatmışlar, bu projeyi bende çok beğendim ve tuttum.

–  Ben bu gibi muhteşem “TÜRK-İŞ MUCİZELERİNE” gıpta ve hayranlık duyuyorum.

–  Sayın Kaymakam ve Sayın Emniyet Müdürü bir sosyolog, bir psikolog gibi konuştu. Yılların
tecrübesi onları iyi bir sosyolog, iyi bir psikolog yapmıştı.

–  Bir aile de, bir şehirde, hatta bir ülke de kötü alışkanlıklardan olan; kaç kişi hırsız olabilir, kaç
kişi terörist olabilir, kaç kişi uyuşturucu kullanabilir ve ya satıcısı olabilir? Kaç kişi kumarbaz
olabilir. Kaç kişi fuhuş batağına düşebilir?

–  Bu kötü alışkanlıklar elbette ki toplum düzenini bozan yaşam kalitesini düşüren kötü
meziyetler ve elbirliği ile çocuklarımızı bu bataktan çıkarıp kurtarmalıyız. Topluma
kazandırmalıyız. Başarılı olabilmek için de top yekün işbirliği yapmalıyız.

–  Ancak derim ki; çocuklarımızı, ailemizi, şehrimizi hatta Türkiye’mizi bu batağa
düşmesine neden olan en olumsuz propagandaya da dur demeliyiz.

–  Bu propagandaya dur demenin de en kolay ve doğru yolunun evimizdeki çocuklarımız ve
çocukların baskılarına boyun eğen anne babalarını bu illetten kurtarmalıyız.

BU İLLETİN ADI TELEVİZYON DİZİLERİ.

Evimizdeki çocuğumuzu hatta eşimizi yokmuşçasına fark etmeden salonda oturur televizyon seyrederiz. Televizyon programlarına öyle tutkuyla bağlanırız ki dizilerin saatini kaçırmamak için, gideceğimiz misafirlik gezilerini iptal ederiz. Eve gelecek dostların gelişlerini erteleriz.

Gelen misafirlerle birlikte dizi programlarını seyreder, işi biraz daha ileriye götürüp, filmdeki oyuncuları tartışır, onlara hakaretler yada övgüler yağdırırız. Yapılan hakaret ve övgüler, rolündeki başarısı veya başarısızlığına olsa, buna sanat diyebiliriz. Aksine oyuncunun oynadığı – canlandırdığı kişiliğe hakaret veya övgü yağdırırız. Düşünmeyiz ki bu bir oyundur. Senarist neyi yazmışsa oyuncu onu oynar ve canlandırır.

İlle kızacaksak oyuncuya değil, senariste kızmalı, yada takdir etmelidir.

Tabi bunlar olurken, evdeki çocuğumuzla hatta eşimizle ilgilenmez, onlarla günlük sohbetler dahi yapmayız.

Televizyon kanalları son yıllarda dizi yarışına girdi. Televizyonların tek bir amacı vardır. Toplumu kendi kanalına bağlamak (seyrettirmek) bununla reyting rekorları kırmak ve iş adamı, sanayiciden reklamı alıp, para kazanmak.

Televizyonlar reyting uğruna, para kazanma uğruna Türk toplumunu sosyo-psikolojik ve sosyo-ekonomik olarak nasıl bir uçurumun, kötülüğün içine çektiğinin farkında bile değiller. Farkında olsalar bile ne fark eder ki? Televizyon kanallarının kazanmak uğruna “her şeyi mubah” gördüğü çağımızda, Türk toplumunu kötülük girdabına çekmişler. Onlar için ne fark eder?

Bunda da ya İsrail’in yada ABD.’nin işidir deyip işin içinden çıkıyoruz. Türk toplumuna Türk dizilerinin verdiği zararı kimse veremez. Kötülükte biz bize yeteriz.

Televizyon dizilerinin Türk toplumuna verdiği zararları şöyle sıralayabiliriz:

–   Tv. dizileri yüzünden aileler arası misafirlikler bitme noktasında,

–   Kitap okuma alışkanlığı yok olmakta,

–   Hobi dediğimiz alışkanlık terk edilmekte,

–   Evde anne-baba ve çocuklar arası sohbet yapılamamakta,

–   Aile bağları zedelenmekte,

–   Sınıf farklılığı zengin-fakir, laik-antilaik gibi kavramlar derinleşmekte,

–   Mezhep, ırk ayrışması körüklenmekte,

–   Lüks hayata eğilim artmakta, elde etme uğruna her şey mubah sayılmakta,

–   Dürüstlük enayilik olarak, ahlaksızlık meziyet olarak algılanmakta,

–   Namus, iffet, ahlaki değerler bozulmakta,

–   Dizileri daha rahat ve güzel seyredebilmek için normal Tv yerine plazma Tv satın alınarak,
aile bütçesi zora sokulmakta,

–   Çocukların argo kelime kullanma eğilimini arttırmakta.

–   Diziler hane halkı üzerinde öyle etki yaratmaktadır ki, insanlar ağlamakta, rol gereği kötü
insan rolü oynayanlar, sokakta sözlü hakaretlere maruz kalabilmektedir.

–   Kişiler, Tv dizilerine neden bu kadar bağımlı olmakta? Kendisi ve sorunları ile yüzleşme
cesareti olmadığından. Tv reklama girdiğinde, elektrikler kesildiğinde olağanüstü tepki
gösterilir. Aslında tepki gösterdiğimiz dizinin kesintiye uğraması değil, aksine sorunlarla,
kendisiyle baş başa kalma korkusundandır. Onunla yüzleşme telaşından dolayı öfkeleniriz.

Televizyon program yapımcıları Türk toplumunun bu tutku yüklü dizi düşkünlüğünü iyi analiz ettiklerinden, her kanalda her gün, en az iki diziyi birden hane halkının seyrine sunmaktadırlar.

Televizyon program yapımcıları ve dizi senaristleri, Türk halkının hassasiyetlerini, çaresizliklerini teşhis ederek, dizilerdeki konu ve konumları, halkı bağımlı yapacak temalardan seçmektedirler.

Dizilerde temsili olarak gösterilen zengin ailelerin yaşadıkları çok lüks köşkleri,

Bindikleri abartılı ve çok lüks arabaları, her gece çok lüks restoranlarda gece kulüplerindeki eğlenceli yaşantıları,

Özel uçakları, yurtdışı tatilleri gibi, kimilerine göre hayali dahi mümkün olmayan bir yaşantı ve zengin düşmanlığına neden olabilecek sosyo-psikolojik vakalar. Kimine göre sosyo-özenti içerikli hayal kırıklığına neden olacak bir vaka.

Dizilerde işlenen bir diğer tema ise mafya ve işadamları ahlaksız aile ilişkileri. Bir diğer işlenen tema ise; Güneydoğulu Ağalar ve kabullenilmesi imkansız zorbalıklar…

 Kaymakamlık, Emniyet Müdürlüğü ve Milli Eğitim Müdürlüğü işbirliği ile gerçekleşen çocukları eğitme ve yönlendirme projesi kapsamında çocukları okullarda eğiterek bu dizileri seyretmemelerini sağlamalı. Akabinde çocukları öğretip örgütleyerek anne-babalarına da baskı yaptırarak, anne-babalarında bu dizileri seyretmelerini engellemeli.

 Türk dizilerini izleyen yabancı biri Türkiye ve Türkler için şöyle düşünmez mi:

–   Türkiye’yi mafya yönetiyor,

–   Türkiye’de iş adamları ancak haksız kazanç yaparsa zengin olabiliyor,

–   Türk zenginleri hırsız, adaletsiz, lüks düşkünü hatta ahlaksız, merhametsiz,

–   Türkiye’de zengin-yoksul adalet önünde haklı yok güçlü var teması işleniyor.

–   Bu sosyo-psikolojik algılamayı daha da çoğaltmak mümkün.

–   Türkiye’nin gerçek hayattaki perspektifi bunlar mı? Türkiye’de ayrıcalıklı kaç zengin aile
mevcut, bu analizi ve araştırmayı yapmak bizlere düşmez.

–   Yapılması gereken en önemli çalışma, televizyon program ve dizilerini Türk halkının
ahlaki değerlerine uygun bir sınırlama getirilmesidir. Aksi takdirde Türk halkına ait örf ve
    adetlerinde değişimler, ayrışmalar, özenti ve yozlaşma kaçınılmaz olacaktır.

DİZİLERİ BIRAK KENDİNE BAK, ŞÜKRET!!!

–    Evine misafir geleceği zaman, evde çeşitli hazırlıklar yapıyorsan dostların var demektir.

–    Harcamalarını ödeyebiliyorsan gelirin var demektir.

–    Zaman zaman kilo alıyorsan aç kalmıyorsun demektir.

–    Evden işine, işinden eve ve çarşı, Pazar dolaşabiliyorsan yürüyebiliyorsun demektir.

–    Kışın ısınabiliyorsan evin var, sokakta kalmamışsın demektir.

–    Yıkanacak, ütülenecek giysilerin varsa, alabiliyorsun demektir.

–    Sabah evden çıkıp, akşam dönüyorsan uğraştığın bir işin, meşgalen var, işsiz değilsin
topluma faydalı bir işin var demektir.

–    Tüm bunların farkına varabiliyorsan ve mutlu olmana vesile olacak çok gerekçen var
demektir.

–    Buna rağmen mutsuzsan, artık yaşam tarzını değiştirmenin, kanaatkâr ve şükretmenin
zamanı gelmişte geçiyor demektir.

–    Hatayı kendinde aramalısın. Sanma ki dert sadece sende var, sendeki derdi nimet sayıp
şükredenler var.

KENDİ DERDİMDEN İĞRENDİM, SENİN DERDİNİ DİNLEDİM, KENDİ DERDİME İMRENDİM.

Ömür dediğin tam üç gündür. Dün gelip geçti, gelecek meçhuldür, belki olabilir. BUGÜN ise yaşayabileceğin gündür.

O HALDE ÖMÜR ÜÇ GÜN DEĞİL BİR GÜNDÜR.

Sürekli kendilerini yenilemeye çalışan hep yeni şeyler peşinde koşan insanlar, buldukları yenilikleri de yaşayamadan, hayatı yarış atı gibi yaşarlar. Hayatı neden yaşadıklarını, neyi aradıklarını bilemezler. Ömürleri bulduklarını yenisi ile değiştirmekle geçer.

Bu kişiler sonunda, ya piyasanın, ya dünya hayatının koşullarına yenilmiş kişilerdir. Yada “artık kimse beni önemsemiyor, sevmiyor “ DEĞERSİZLİK sendromuna girerler.

Bu kişiler gündüzün aydınlığından korkarlar, geceleri, gece eğlence yerlerinde yarasa gibi gece görünürler, gündüz yatarlar, gece ortaya çıkarlar. “Gece eğlence yerlerinde” boy gösterenler yarasa gibi aynı türden varlıklardır.

SON SÖZ: 

–  Ülkeleri silah gücüyle işgal edemeyenler, aile ve toplum düzenini dejenere ederek işgal ederler.

–  Kazanma uğruna her şeyi mubah görenler, toplumsal değerleri dejenere etmeyi hayda,
hayda mubah görürler.

–  Aç, karnı doyunca doyar. Açgözlüler hiç doymaz. Onun gözünü kara toprak doldurur.

–  Doğa boşluk kabul etmez. İnsanlar da boşluklarını bağımlılıkla doldurur.

–  Erdemli insan çevresinde olup bitene ilgi duyan kendi payına düşene faydalı olandır.

18 Şubat 2013

Hakkında umtbilisim

Ayrıca Bakınız

KYOTA PROTOKOLÜ ASRIN SAADET ZİNCİRİ KARBON KREDİ SERTİFİKASI

Küresel iklim değişikliği çerçeve sözleşmesi, Japonya’nın KYOTO şehrinde kabul edilip imzalanmasından dolayı “KYOTO PROTOKOLÜ” adı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir